25 Kasım 2012 Pazar




Babam hep ben küçükken “kalbin 1 yatak odalı, çok salonlu ev gibi olsun” derdi. “ağırladıkların çok, gönlünde yatan bir olsun.”

Hayır, babam hiç böyle bir şey söylemedi.

Sadece yazıya girişi sağlamam için aptal bir uydurmadan ibaret. Lise yıllarımda yaşadığım tenefüslerde kaloriferde oturma eylemini aşk zannedip birbirimizin yıllığına birimizin Kayahan’dan “emrin olur”, diğerimizin de Sebnem Ferah’tan “Gunaydın Sevgilim”in sözlerini yazmamızdan ibaret aşk işlerine karşı mesafeliyim. Büyük bir utanç kaynağı yıllığımı torunlarıma karşı rezil olmamak adına yırtmaktansa daha garanti ve daha  kalıcı çözümlerle erteliyorum işte, evlenmeyip torunlarımın olmaması gibi.

Sonrasında hayatıma dönüm noktası olan olay, platonik aşık olduğum çocuk “radiohead dinler misin?” diye sorduğunda “hangi frekans?” diye sormamdan beridir, müzik zevkim değişti mesela. Aşkın böyle getirileri de oldu bana.

Ya da ne bileyim, gmail adresinin davetiyeyle alındığı o dönemde bana tutulan birisinin oluşu sayesindedir bugün sevcan@gmail’e sahip oluşum, hala iş başvurularımı sevcan7bjk’den yapıyor olabilirdim ennihayetinde.

Aynı dilden konuştuğum insanlarla bile anlaşamıyorken, ortak dilimizin işe başvurulardaki ingilizce seviyesine “orta düzey” yazıldığı bir dönemde, 11 ay bir ilişkiyi devam ettirmişliğim de var mesela, çaba sonucu. Yani anlayacağınız bu konularda “tembel ama çalışsa yapar”ım bir nevi.

Son olarak yıllarca hayatımda olmasını istediğim bir insana çıktığımız ilkvemuhtemelenson yemekte “birlikte bence güzel vakit geçirebiliyoruz” demek isterken “çok saçma konuşuyorsun, çocuk gibi” düzeyinde bir cümle sarfettim. Başarısız dublajlanmış yabancı filmler gibiyim anlayacağınız, ağzım-vücudum-canım başka bir şey söylerken sözler farklı seslendiriliyor.

Neyse;

Kalbim ne işe yarıyor, şu aralar çok iyi bilemiyorum. Sanırım sadece kan pompalamaya yarıyor.

Hoş, onu da çok iyi yaptığı söylenemez ama…

14 Ekim 2012 Pazar


Boynunu kokladım, kokusunu seviyordum. Sadece kokusunu değil, sesini, sesin dudağından çıkışını, sesin dudağından çıkarken ağzının kıvrılışını, ağzının kıvrılırken yanağında beliren gamzeleri, o gamzelerin havayla tekrardan doluşunu, gözünün kenarında beliren kırışıklıkları, dişlerinin birbiriyle karmaşasını, ama beyazlığını, hep bir şey söyleyecekmiş gibi bakan gözlerini, gür kirpiklerini, serçe parmağını, diz kapaklarını, her şeyini seviyordum.

Tanışmamız çok ilginç olmuştu belki de.

Arkadaşımın yurtdışına gitmesinden önce onu havaalanında yolcu edecek tek kişiydim. Heyecanlı/yorgun/mutlu/üzgün/meraklı/salak ve saçmaydım. Evden çıkmama 10 dakika kalmıştı. Son kontrollerimi gerçekleştirdim, batıl inancım üzerine ters duran terliklerimi düzelttim, son bir ayna kontrolümü yaptım ve çıktım, bahçeye çıkmıştım ki ehliyetimi evde unuttuğumu fark ettim. 13 katı tekrar çıktım, tekrar asansör bekledim, tekrar kontrolü yaptım ve tekrar aynaya bakıp evden çıktım. Evim hiçbir yere yakın değildi. Sitede taksi güçbelâ bulunurdu. O yüzden pek yakın olmasa da araba kullanmak zorundaydım. Kontağı çalıştırdım, yola koyuldum, uçağın kalkmasına 1 saat 45 dakika vardı. O sırada, parantez içinde şunlar oluyordu.(bir kadın çocuğuyla beraber alışveriş yaptı, sonra dolu poşetlerle birlikte çocuğunu arka koltukta pusetine yerleştirdi, arabasına bindi, aynaları ayarladı. Müziği hafifçe açtı, bebeğin eline en sevdiği oyuncağını verdi, yola koyuldu. Biraz gitmişlerdi ki yolda bir karpuz kamyonundan karpuz düştü, arkasındaki araba var gücüyle kornayı çaldı, bebek korktu, bir bebekten ne kadar ses çıkabilirse o sesin 10 kat fazlasıyla ağlamaya başladı. Anne panikledi, biran arkasına döndü, çocuğu sakinleştirmeye çalışırken aniden yolun durduğunu fark etmedi. Önündeki araca tosladı. Bebek daha çok ağladı. Anne ağlamaya başladı. Yan trafiğe bakan kamyon şoförü birden kazadan kaçmaya çalışırken gaza abandı. Kamyon aniden durdu, karpuzlar kasalarında durmayarak yola saçıldı. Her yol kırmızı karpuzun yemyeşil kabuklarıyla doldu, trafik durdu.)

Normalde 30 dakikada gitmem gereken yolda 30 dakikadır hiç yol alamamamın haklı stresini yaşıyordum. En yakın arkadaşım dünyanın bir ucuna gidiyordu ve ben 30 dakikada yanında olmam gerekirken oturduğum koltukta öylece felç olan trafiği felç olan bir ruh haliyle izliyordum. Defalarca aradım, defalarca özür diledim, defalarca daha erken çıksaydım, gidip havaalanında 3–4–5 saat bekleseydim dedim. Sağ elimin serçe parmağını yedim, dudak içlerimi kemirdim, 27 kez telefonumun tuş kilidini açtım, 28 kez click sesiyle tekrar kilitledim. Radyo kanallarını değiştirdim, radyoyu kapadım, radyoyu yeniden açtım. Sonra ettiğim milyon duadan biri tutmuş olacak ki yol açıldı. Düşen karpuz kabuklarından hıncımı alırcasına geçtim üzerinden. Bir daha ağzıma bir lokma almama yeminleri ettim, küfür ettim, yetişmek için dua ettim. Havaalanı girişi şansım gün içerisinde sadece 1 kere yaver gitmiş olacak ki yoğun değildi, tam içeri girdiğimde arkadaşım tekrardan aradı, artık içeri girmek zorunda olduğunu söyledi. Önümde 2 seçenek vardı, ya öylece arabayı uluorta köşede bırakacak ve girişi katledecek, muhtemelen de çıkışımda kızgın insanlar tarafından linç edilecek ya da arabayı parka kadar götürecek ve yetişemeyecektim. Seçmem gereken tek seçeneği seçtim. Ruhsatı aldım, kontağı kapadım, anahtarı aldım ve arabam köşede çıktım. Arkadaki arabalar muhtemelen arabada birisinin daha olduğunu ve ben indikten sonra arabanın ilerleyeceğini düşündüklerinden küfür etmediler. Girişe yöneldim, insanlar muhtemelen arabanın hala çakılı çivi gibi durmasından sinirlenerek korna seremonisine başladılar. Elimdeki anahtarı kapıdan ilk bavuluyla çıkan adama verdim, ağzımdan çıkan alakasız kelimelerle durumumu anlatmaya çalıştım, sadece 1 tur atıp tekrar aynı noktaya gelmesi için ricalar ettim ve telefon kulağımda arkadaşımı aradım. Çoktan içeri girmişti, yüzlerce insan arasında pasaport kontrolünün arkasından bana düşmüş omuzlarıyla karşımda duran genç kıza baktım. O da heyecanlı/yorgun/mutlu/üzgün/meraklı/salak ve saçmaydı. Biliyordum geç kalacağını ama yine de geleceğini dedi telefonun bir ucundan. Bir şey diyemeden sadece gülümsedim. Dudaklarım mutsuz durarak yaptığım beceriksiz bir gülümsemeydi. Dudaklarımı toparlamaya çalıştım, gözlerim bu sefer boykot etti. neyse, sonuç olarak gitti…

Ben içinde bulunduğum durumdan zor olsa da sıyrıldım. Muhtemelen kaçırılmış arabam için önce babamı mı arasam, polisi mi, durumu nasıl açıklasam derken çıkışta beni bekleyen arabanın içinde bana bakan bir çift meraklı gözle karşı karşıya geldim. Gülümsedi; yanağında gamzeleri belirdi, gamzeleri sonra havayla doldu, gülümsemesiyle gözünün kenarları kırıştı, o sırada dişlerinin birbiriyle tezatını beyazlığını gördüm, bir şeyler söyleyecek gibi baktı, arabadan indi ve arabanın anahtarını ellerime bıraktı: “bu kadar deli olmamalısınız bence.” Dedi.
Ben seni seviyorum anladım.

Neyse gerisi değişik bir hikaye işte, teşekkür amaçlı bir akşam yemeği, benim olayı açıklama çabalarım, iş kartımı bir şekilde laf arasında vermem, sonra teşekkür amaçlı bir mesaj ve sonrası hikayenin başı işte.

Sadece size bir sır vermem gerekli bu hikâyede. O evden ruhsatımı unutarak çıkmadım, o kamyon şoförü de karpuzları düşürmedi ve trafik hiç tıkanmadı ve kadının bebeği ağlamadı, oyuncağıyla gülümseyerek evine geldi ve ben geç kalmadım. Arabamı park ettim, arkadaşımla sarılarak ayrıldık. Böyle olmasaydı çok severdim. Ama o havaalanından çıkarak taksiye bindi ve sıradan birgün daha bitti. Hiç olmayacak bir an kursağımda öylece kaldı. Sanırım Adem’in Havva uğruna yediği elmanın kursağında kalmasından beridir, aşkın  her ademoğlunun hayatında en az bir kere kursağında kalması. Ki unutmayalım…


8 Ekim 2012 Pazartesi


Evet; yine “beklemekten bir sey olsaydı eğer korkuluktan vali olurdu.” sözünün gaza getirmesinden mütevellid mükemmel hareketler içerisine giriyorum. Adeta kaledeki Hayrettin’im, öyle şovlar içerisinde ruhum. Tek istediğim gol olmasını engellemekken, ben topla güneşlenirken kendimi sıcak kumsallarda buluyorum. Ambiyansım farklı, bana göre egzotik-romantik-ubersonic ama dışardan bakan göz için minibüsteki sahte parayı bulan fosforlu mor ışık belki bilemedim. yine de bence çok yakışmıştık.

İstediğim şeyler istediğim zamanda olmayıp kafasına göre zamanlarda oluyor. Dolayısıyla o zaman benim istediğim zaman olmadığı için dolayısıyla istediğim şeyler istediğim zamanda olmamış oluyor. Ya. Zıt erenköy. Kalırsın işte öyle. Sonra sevcan neden böyle. Çünkü … neyse. Ağzımızı kötüye alıştırmayalım.

Neyse, sağlık olsun. Beni de Allah böyle yaratmış, hep bilmediğim yerlerden sormuş. Aslında bu yazının amacı “çok istedim, olmadı” yazısı. Ama ben yine bağlayamıyorum. Neyse, çok güzeldi, çok hoştu, pek de yakışmıştık. Rüyaya dalmak üzereyken aniden düşer gibi olduğum o anlar gibiydi içim en iyi açıklayabildiğim şekilde. bir kaleci Hayrettin kadar olamadı yine de. Olmadığı zaman olmuyor. Bu sefer neden olmadı hayrettin??

 "kireç buz tutmuştu...sahaya sis inmişti...rüzgar ters esmişti...top fizik kurallarına ayrkırı bir açı aldı...kısmetsizlik..."


4 Ağustos 2012 Cumartesi



Dün gece yatmadan yine aklıma sevdiceğimin hayali değil, saçma sapan bir düşünce düştü. Kürtajın yasaklanmasıyla  Türkiye nüfusunda oluşabilecek ani nüfus artışını düşleyiverirken buldum kendimi birden. Bunun anlamı; Ramazansız ekmek kuyrukları, uzaydan görülen bir diğer şeyin Çin Seddinden sonra Boğaz Köprüsü trafiği oluşu, dolan toplu taşıma araçları, daha fazla evsiz insan, Serdar Ortaç'ın binlerce dansöz var yerine milyarlarca dansöz var diye şarkılar yazması, daha fazla %50lik bir koyun nüfusu, Eurovision'da oylarla her sene istisnasız birinci oluşumuz, dünyanın her yerini işgal eden çılgın Türkler, ülkece toplu bir off çeksek Amerika'da fırtınaya neden olması, ve daha da üzücü ve daha da önemlisi indirimdeki ayakkabının senden önce başkası tarafından alınma olasılığının artması demekti.



Sonra dedim;

Bunca istenmediği halde doğan çocuk, anne babalarının sevgisizliğiyle ve hıncıyla büyüyerek, psikopat bir katil olurlar en-nihayetinde. İçime su serpildi... E nüfus bir yerden istemsizce artarken bir yandan faili meçhul cinayetlerle azalarak dengelenecekti. 

İndirimdeki ayakkabı için endişelenmeme gerek  yoktu işte. Amerika'da kopacak fırtına için endişelenmeyerek bir oh çektim. Şimdi uyuyabilirdim.


21 Temmuz 2012 Cumartesi

Bütün yıl yaklaşık aynı saatte yattım, aynı saatte kalktım. Aksamları genelde tv izledim, arkadaslarımla çıktım. çok kızdım, adam öldürmedim. Başkalarını kızdırdım, öldürülmedim. Araba kullandıysam 80'i geçmedim. Toplıu taşımalara biletsiz binmedim. Çöplerimi yere atmadım, yüksek sesle müzik dinlemedim. Dikkat kaygan zemin!'lere dikkat ettim, for english press 9'ı gereksiz tuşlamadım. Her ay aynı gün maaşımı aldım, aynı şeylere harcadım, elimde aynı miktarda para kaldı. Çoğunlukla aynı şarkılarda içtim, aynı şarkılarda güldüm. Inanır mısınız bilmem, her yıl aynı gün doğumgünümü kutladım. Kurallara uydum, yasaları çiğnemedim, itiraz etmedim.

Neyse efendim sonra 2 haftalık iznimden 1'i geldi çattı ve ben yine 351 günlük esaretimi unutup "ben özgürüm." dedim.

Normal ben, ben olsam, bunu bir coşkuyla kutlar, albümlerle şenlendirirdim. Ama kafama dank etti. Insanlar çılgınlarcasına yaşıyor, sevdikleri şeyi yapıyor, çılgınlarcasına içiyor, sarhoş oluyor, istediklerini giyiyor-istediklerini "giymiyor". ve en önemlisi hiç kimse-otorite buna karışmıyordu. Insanlar garip bakmıyorlardı. Kendileri durumlarını garipsemiyorlardı. Üç çocuğu devlet söylediği için değil, eşlerini sevdikleri için yapıyorlardı; otobüslerde biletlerini birileri kontrol edecek korkusuyla değil düzen böyle işleyeceği için veriyorlardı. Isteyen istediğini evlerinde gizli gizli değil, sokaklarda yapıyordu falan filan. 

Paralel evrende bunlar olurken benim tekstil parçaçıklarını, banka dökümanlarını, iplik numunelerini, makine yedek parçalarının kayıdını almam, ümüğüm kadar tatil için bütün yıl çalışmam, hapse girmemek için içimdeki çoğu şeyi yapmamam garip doğrusu. Hepimizin işi yaşam standartlarımızı yükseltmemiz için para kazanmamızı sağlayan birer araç aslında. Ama biz ne ara onu yaşamın amacı yaptık, haberim yok.

Sonra bir hafta tatil yap, elinde fotoğraf makinen, sırtında çantanla dolaşınca oov ben özgürüm. Hayır canım, sen özgür taklidi yapan güzel bir kuklasın.


16 Temmuz 2012 Pazartesi

tehlikenin farkındayım


mevzuyla alakası yok, uzun zamandır düşüneduruyordum bu erkekler neden öyle eğlenceli tiplerle gezip/tozup/eğlenip/yiyip/içerken içi geçmiş/gönül penceresine dantel örmüş/eğlence hayatı kebap salonu aile bölümü gibi insanlarla evleniyorlar diye. buldum efendim. valla da billa da yemin de billahi de yüzyıllardır süregelen, efendime söyleyeyim büyüklerimizin 'çirkin şansı' diye diye geçiştirdikleri, yaşıtlarımızın 'iyi aile kızı' diye düşündükleri, küçüklerimizin ise pek de fifilemediği bu durumu, migrosta fiyonk makarna alırken çözdüm.
şimdi gözlerinizi iyi açın beni dinleyin. öncelikle her şey normaldi. fiyonk makarnalar,  çubuk makarnalar, kelebek makarnalar ahenkle raflarda makarnalık yapıyorlardı. bir anne minik oğluyla geldi. öndeki makarnaları mıncık mıncık yokladı, sonra arkalardan bir makarna seçti aldı. anlamadım.
sonra sebze reyonuna yöneldim. bir başka anne yanında minik oğluşuyla öndeki domatesleri yokladı, kokladı, öptü, sevişti. sonra çaktırmadan arkadan birer-ikişer poşetlerine yerleştirdi ve karanlıkta kayboldu. olan biteni büyülenmiş bir şekilde izliyordum. sislerin arasından bir başka anne pompiş oğluyla çıkageldi. deodorantların olduğu bölümde ön sıralardaki ışış ışıl parlayan deodarantları bileklerine, memelerinin arasına, koynuna sıktı. kimsenin kendisini izlemediğinden emin olduktan sonra sinsice, kaşla göz arasında öndekini umarsızca köşeye atarak hemen arkalardan seçti ve kasaya yöneldi. bilinçaltı muhteşem bir şekilde büyülenmiş çocuk ileride göz önündeki kızlarla eğleniyor sonrasında kasaya gitmeden arkalardan, karanlıkta kalmış olanları seçip kayboluyorlardı.

işte dostlarım, edecek bir kelam bulamıyorum. anneler böyle, hepsi minicik oğullarının beyinlerini süpermarketlerde daha küçücüklerken yıkıyor ve bu adamlar ilerde bize fiyonk makarna muamelesi yapıyorlar.

neyse ki tehlikeyi önceden gördüm, sizi de uyarmak istedim.

ps: lütfen marketlerde olabildiğince arkadaki ürünleri öne alalım, öndeki ürünlere saygı gösterelim ve hamile ve yaşlılara yer verelim.

teşekkürler.


2 Temmuz 2012 Pazartesi


Insanlar kinder surpriz yumurtadan çıkan hazır oyuncaklar gibi. Öncesinde heyecan yaratıyorlar, merak ediyorsun sonrasında aslında uğraşmaya değmeyecek olduğunu görüyorsun. Evet, yine Dr Troy sandığım kişinin aslında bir Kutsi olduğunu fark ettiğim bir dönemdeyim dostlar. 

Erkekler için de açıklayayım bu yeterli değilse. Cansu Dere diye asıldığınız kızın aslında Micheal Jackson çıkmasıyla eşdeğer hislerim. Adeta bir testere, adeta bir şakşuka.

Buzdolabında dondurma kutusundan çıkan yaprak sarma, ya da luis figo görünümlü Izzet Yıldızhan.



 Ne dersem diyeyim boş. Yine hayata bambaşka insanları değişik paketlerde sunup önüme getirdiği için çok kızgınım. 

24 Haziran 2012 Pazar

"bugun benim doğumgünüm/hem sarhoşum hem şaşkınım/bir bar taburesi üstünde/annemin 2 çocuklu olduğu yaştayım."



25 oldum;

Hem de feci oldum. Çok da saçma oldum. 1 sene nerdeydim, bir başka sene nerdeyim, sonraki sene nerede olacağım en ufak bir fikrim yok. Iniş çıkışlarım serbest döviz endekslerinde yok, Demet Akalın’ın aşk hayatında yok, Sibel Can’ın kilolarında yok, Fenerbahçe’nin spor hayatında yok. Bana sorsalar da bunu tercih ederdim gerçi. Serdar Ortaç’ın yaza giriş şarkıları gibi kesin, sonunu bildiğim bir şey yaşamaktansa, bu belirsizlik beni daha çok mutlu ediyor. “Topu topu 8 nota var, kaç farklı beste çıkabilir?” diyen Serdarcığımı esefle kınıyorum. Topu topu 1 Sevcan var ama bambaşka hayatlar çıkabiliyor şahsen. Herkesin hayatı belki kendine ilginç, belki an’a vurduğunda çok sıradan, normal ve sadeyim. Ama her sene ne şekilde doğumgünümü kutladığımı gösteren bir film çekilse eminim çok eğlenirdiniz.

Gerçi bana da sorsalar bunu tercih ederdim. Bazen düşünüyorum, doğmadan önce acaba bizi böyle bir hayat marketinde dolaştırıyorlar ve aslında istediğimiz hayatları biz seçtiğimiz şekillerde mi beğenip yaşıyoruz diye. Sonrasında aklıma Safiye Soyman geliyor, bu düşüncemden vazgeçiyorum. Hayata bir Safiye Soyman olarak gelmeyi seçmek, kayağa giderken alışverişte slip mayo almak gibi. Bilemiyorum işte.

Sonuç olarak inişleri çıkışlarıyla bu hayat benim. Değiştirmek gibi bir şansım yok. Arzum hiç yok. Sanırım bu inişleri çıkışları sayesinde yaşadığımı biliyorum. O da sanırım benden memnun, bırakmadı henüz.

26’mı merakla bekliyorum- o da eminim beni yine sürprizlerle bekliyordur.

18 Haziran 2012 Pazartesi



bazı zamanları slow motion yaşamak istiyorum, belki manyağım, belki film kaçınca hemen koştur koştur girmeyip bir sonraki seansı bekliyorum, belki sevdiğim şarkı çalınca yetişip, dinlemiyorum-daha sakin youtube'tan yenisini açıyorum, belki kaçan arabanın peşinden gitmiyorum, belki kaçan çorabımı bile bekliyorum. sanane.


sürekli bir şeyleri beklemeye karar veriyorum, akvaryumdaki balık gibi hissetsem de boyle yapasım var. belki o an doğruyu söylemek istemiyorum, bahanelerle geçiştiriyorum. şarkı söylediğim gibi yalan söylüyorum belki de. yine sanane. detone olmadıysam sorun da yok demektir.


belki burçlara inanmıyorum ama inanır gibi yapıyorum. "aaa teraziyle yengeç çok uyumludur" derken belki aklıma sadece balık pazarında tartılan yengeçler geliyor, balık ve kovadan bahsetmiyorum bile. soru sorarak zaman öldürüyorum aslında merak etmiyorum belki de. 


belki hızlı harekete geçesim yok; sanane. sabreden derviş diye bir şey yok. canı sıkılmış işte beklemiş adam. biz bekleyince neden bekliyorsun, neden harekete geçmiyorsun oluyor ama. sabreden derviş işte, anlasana diyorum karşımdakine, adam ayakta sandviçini sıkıştırırken ağzına, hmpf pımf gibi garip sesler çıkarıyor. hak veriyor aklınca. ama onu da ayaküstü veriyor. bundan da banane.


ne giydiğim, senin için hazırlandığım yalan da olabilir hem. belki hiç sevmeyeceğin o beyaz tshirtü giyecekken son anda bir şey damladı, seveceğin ama aslında benim sevmediğim elbiseyi giymek zorunda kaldım. bir şekilde oldu işte.


belki o filmi sevmedim, belki dünyanın en saçma filmi ama anlamış-sevmiş gibi yapıyorum. belki her filmin çekilirken o kamera arkası çalışanlarıyla düşünüyorum ve büyüsü bozuluyor,
 sevmiyorum. açıklasam anlamayacaksın, saçma çünkü ama belki de saçmayı seviyorum.


falan filan işte.


Belki aynı şarkıyı dinlediğim, aynı filmi seyrettiği, aynı işe gittiğim, aynı arabaya bindiğim, aynı insanlarla konuşup, aynı yemeği yediğim gibi yine aynı hatayı yapmak istiyor canım. diğerleri garip değil de bu mu garip, bilemedim.


sonuç olarak ; sanane.





2 Haziran 2012 Cumartesi


“Ben fal bakmayı bilmem” dedi bir haftasonu kahvaltıya gittiğimiz yerdeki falcı, “sadece insanların duymak istediklerini söylerim, onlarda kulaklarına hoş gelen şeylere inanmayı seçtikleri için iyi fal baktığımı düşünürler.”
 Sen sırf kahvaltıdan sonra güzel bir fal baktırmak için bir kıtayı aş, köprüler geç sonra kadın aslında fal bakamadığını ve salladığını iddia etsin, hiç etik değil, futbolcuyu sakatlamaya yönelik hareket, bu uzatılan barış çubuğuyla adeta sırtını kaşımak. Oysa yeniden inanmaya da hazır gitmiştim falcılara, cebimde “bizim arkadaş bi falcıya gitmiş, adam resmen isim veriyormuş yeaa” hikayeleri.
Neyse efendim, kadının kara kaşını, kara gözünü izleyip, kocasının biraderiyle ortak iş kurup nasıl battığını dinlemektense birkaç güzel söz duyarım, sonra da artık coşkuyla şahlanmış egoma atlayıp eve giderim düşüncesiyle verdim kahve fincanımı eline. Sanırsın ki kumdan kale yapmak için doldurmuşum bardağı, geleceğimle ilgili çok bilgi çıksın diye kahvenin yarısı fincanda, kadının bardağı kaldırmasıyla tepetaklak oluverdi. “of, dedi. Zor zamanlar geçmiş, ama bitmiş çok şükür.” 

Etrafımdaki insanlar hemen, evet, cık cıkcık nasıl biliyor diye coşturdular hatunu. Kadın mutlak olarak gaza gelme enerjisiyle çalışıyor olmalı ki “ama” dedi, durakladı. “seni upuzuuuun bir duvak içerisinde görüyorum. Bu yıl evleniyorsun.”
Her türk filminin sonunda nasıl fakir genç fabrikatörün kızıyla evleniyorsa, her kahve falının sonunda da müzmin bekarlar için de evlilik senaryoları yazılır, diye düşündüm. Ve monalisa smile yaptım ki hatuncuğum sevindim mi üzüldüm mü bilemesin. Neyse; bu halim onu kızdırmış olmalı ki tek tek sıralayarak hayatımdaki olayları devam etti. Bu da bana cok hava almadan kapak oldu açıkçası. Önce iş yerimdeki müdürümü tarif etti, sonra çevremdeki insanları anlattı, son olarak da hayatıma girecek “koç” burcu ile ilgili kendi fantezilerini benim kahve falımda gördü.
Bilmiyorum, belki kendi gençlik yıllarında olanları bana anlattı, yok eşinin annesiyle aran pek iyi olacak ama evlilik oncesi sorunlar yaşanacak. Yok şöyle bir tatil var, boyle bir araba, şöyle bir yazlık, oooh, akşama fasulye var, yanına pilav derken… ben evdeki çeyiz çantamı yapmaya vaktim kaldı mı, yoksa balayı için otel rezervasyonuna geç mi kaldım düşüncesiyle daldım, gittim. Ta ki uzaktan “pardon, yanınızdaki sandalye boş mu?” sorusunu duyana kadar. Evet canım, o sandalye boş. Hayatımdaki koç gelene kadar da boş olacak tamam mı? Sonra zaten Ayvalık’taki yazlığımıza alcaz kocişimle o sandalyelerden biz.
Neyse efendim, people believe what they want to believe. Ben, şimdilik hayatımdaki tüm koçlara son derece kibar davranıyorum. Kahve falı ya bu, tutacak hali yok demeyin; ya tutarsa.



6 Mayıs 2012 Pazar

Sevgili dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerim, pek muhterem saygıdeğer büyüklerim;

Bu yazıyı, sabah uyandığımda fark ettiğim bir gerçek üzerine yazıyorum. Yakın bir gelecekte, çok sevdiğim arkadaşımın düğünü olacak. Bundan sebep diktireceğim kıyafet için hazırlıklara başladım. Birkaç kıyafet beğendikten sonra, terzime iletmek için beden ölçülerime bakayım dedim, hikayemizde bir önem teşkil etmediği için ölçülerimi buraya yazmıyorum. Yalnız şunu fark ettim ki, ölçülerim 2 sene önce abimin düğünü için diktirdiğim kıyafetin ölçüleriyle birebir aynıydı. Önce yüzümde salak bir gülümseme, arkasından bir aydınlanma vuku buldu. İnsanların hayatları değişiyordu, en basitinden bambaşka bir evde, bambaşka bir adam veya kadınla ve muhtemelen ömürlerinin sonuna kadar yaşayacaklardı, fakat benim basenlerim bile aynı kalmıştı. Ne ekstradan bir cheesecake basenlerimde 'ooh burası rahatmış ya' diye konuşlanmış, ne de geçen 2 senede fazladan 1 kilometre yürümüştüm belki de. Olumlu bir yanı da yok değildi elbet, en azından evren bir şey vermediği gibi bir şey de götürmüyordu ama... Hep bir ama vardı elbet.

Neyse sevgili dostlarım. Güzel günler geçirdik vesselam. Güzel şarkılar dinledik, güzel yerlerde oturduk, gezdik, yedik, içtik. Açıkçası bunun bir sandalye kapma oyunu olduğunu hiç düşünmemiştim. herkes eğlenirken, duran müziklerde sandalyeler kapıldı. Müzik tamamen bittiğinde, hafif yorulmuş bir halde yüzümde aptal bir gülümsemeyle sandalyelerde kucak kucak oturan çiftlere bakacağım sanırım, oysa güzel eğleniyorduk be, ne ara bitti? Müziğe kaptırmışım sanırım kendimi.

Yalnız şunu bilin isterim ki; ben o düğün bu düğün koşturdum, hepsine elimden geldiğince farklı kıyafetlerle iştirak etmeye çalıştım. "Yarım mı çeyrek mi tam mı" sorunsalını köfte ekmekte bilmişken, ömrümü kuyumcularda harcamaya başladım. Sevdiğim adamların konserlerinde bile fazla dans etmekten utanırken, olur olmaz düğünlerde gogol bordello çalarken kendimi halay çeker buldum. Gelin çiçeği attığında önce ilgilenmiyormuş gibi davranıp sonra son 100lükte atağa kalktım. Bunları yaptım ve düğün gecesinde seksi geceliklerinizle devlet izniyle sevdiceğinizin şefkatli kollarında huzur dolu uyuyan siz oldunuz, ben de tavşanlı mı yoksa minnie mouselu mu geceliğimi giyeyim bilemeden kararsız dakikalar yaşadım.

Heh şunu bilin isterim ki, Allah  baba size çok günah yazacak. Eşek değilsiniz herhal ,iyisi mi bir yarım, çeyrek kapın da ziyaretime gelin.

17 Şubat 2012 Cuma


Bir ilişkiyi başlatmak kadar bitirmek de çok zor. Hatta bitirmek daha zor, özellikle de ona aldığınız hediyenin hala kredi kartı taksitini ödemeye devam ediyorsanız… Hayır, yabancı filmlerden de almamışız hiçbir özellik, ayrılınca karton kutuya koyup eşyaları geri iade diye bir şey de yapmıyoruz. Herkes eski hediyelerin üstüne yatıveriyor aniden. Bak, söz veriyorum sevgilim ver sana aldıklarımı, söz bende o kıro solmuş çiçekleri, hacı yağı gibi kokan parfümleri, evde toz bezi olarak bile kullanmaya utandığımız, Rusların bile giymeye çekineceği leoparlardaki kıyafetleri iade ediciim söz. Benimse aldığım ps kollarından ahtapot, parfümlerden, losyonlardan da küçük bir freeshop açılır azizim. Sonuç hep aynı zaten, ayrılığın tokadını yemişken her ay evlat acısı gibi taksitleri ödemek…Millet ayrılıktan sonra Sezen Aksu şarkılarına ağlar, benimse kredi kartı reklamlarında gözlerim doluyor, dudağımda bir Azer Bülbül titremesi.
Bir de bunun ilişki içindeyken bir travması var. Yazarak her ne kadar sevmediğim şeyleri pat pat söylesem de yüzyüze gelince tamamen bir Safinaz olup çıkıyorum. “Aşkım, sana aldığım tshirtü neden giymedin hiç?” dediği zaman, kalbim sızlıyor, ertesi gün sevgili buluşmasına Afrika’dan fırlamış bir Hacı olarak gidiyorum. Koku, tam olarak bir Hacı yağı, sadece daha pahalı bir şişeye doldurulmuş. Üzerimdeki t-shirt’te yatan bir kaplan olmasını bir şekilde affediyorum ama gözlerindeki mavi taşları nereye sokayım afedersin, çözemiyorum. Hayır, yani adamın tarzı da bu değil, kesin annesiyle falan çıkmış alışverişe, annesi de güne giderken kendisine ne alıyorsa bana da ondan aldırmış. Tüm bunlar bir şekilde büyüyor, büyüyor içimde yine ayrılık aşamasına geliyor. Genellikle de bu dönemi kredi kartımın son taksit dönemine getirmeye özen gösteriyorum ki az acılı olsun.
Olmuyor, olmuyor bir türlü. Ben filmlerdeki gibi elinde çikolata kutusuyla aşk filmlerini izleyerek ağlayan bir Bridget  Jones ayrılığı yaşamak istiyorum oysa. Kredi kartı ekstresine ağlayanı değil. Ne yapsam ne etsem de kaderim bu sanırım. Ayrılıklarımın Adele’den someone like you kıvamına sokmaya çalışırken Alişan’dan ‘bu konulara girmeyelim, olay bitmiştir görüşmeyelim’ haline evrilmesi…

16 Şubat 2012 Perşembe


Hayatıma giren insan kesinlikle çok şanslı. Çünkü hiçbir şey yapmasına gerek yok onu sevmem için.
Birisi vardı geçen sene bir dönemler görüştük, ettik. Sonra zor bir dönemde aramadı, etmedi falan. Benim de triplerim fazlaca antremanlı olduğundan hemen 10 Filiz Akın gücünde Ediz Hun’a afra tafralar yaptım, bir şekilde çıkarttım hayatımdan. Haberi var mı bilmiyorum gerçi, muhtemelen hangi ara hayatıma girdiğini bile bilmiyordur. Neyse geçenlerde rüyamda gördüm bu kişiyi. Hemen hayalgücüm güzel bir patika çizmiş bize, sonbaharmış, yürürken sarı yapraklar çıtırdıyormuş falan filan. Bizimle birlikte yürüyen mumlar da olsa tam olacak. “çok üzgünüm, arayamadım. Çünkü ne diyeceğimi hiç bilemedim.” Diyormuş, hemen affediyorum ben de. Sonra kafamıza timsahlar düşmeye başlıyor, devamı da işte kıçımın açıkta kalan kısmı. Neyse, uyandım falan. Allah’ım nasıl sevgi doluyum. Utanmasam arayıp “affettim seni. Gel, doğan güneşe koşalım kafamızda papatyadan taçlarla.” Diyeceğim. O aşamadayım.
Diyeceğim odur ki çoğu zaman sevgi sürecim şöyle gelişiyor:
Adam duruyor- çok feci kalbim aşk dolu.
Adam duruyor-biraz daha normalim.
Adam duruyor-rüyamda başka kızla görmüşüm, elime geçse faili meçhul.
Adam duruyor-bir şarkı hatırlatmış affetmişim.
Adam duruyor-ilişkiyi kafamda bitirmişim.
Adam duruyor-film karakteri onu bana anımsatmış, yeniden sevgi doluyum.
Adam duruyor-ben çoktan başka bir duran adamı bir şeylerden etkilenerek sevmişim.

Yani pek önemsemesine de gerek yok aslında kendisini. Karşımdaki o değil de duran bir tüp kamyonu da olsa aşık olabilirmişim. 

13 Şubat 2012 Pazartesi


14 şubat'ın bana bugüne kadar ki tek getirisi bir isviçre çakısı olmuştur. Bugüne kadar almış olduğum tek sevgililer günü hediyesinin bir çakı olduğunu görmek pek huzur vermemişti o an, hatta o çakıyla adamı deşmek bile istemiştim. neyse ki isviçre çakısı dediğin şey can kurtarıyormuş meğerse. tırnağım kırılıyor hoop törpüsünü açıyorum, koparamadığım ip oluyor hemencik minik makası çıkıyor falan, kürdanı bile var daha ne diyeyim. ne bileyim çiçek alsaydı mesela 4 sene sonra afedersin de naapcaktım ben o çiçekle. iyi ki 14 şubat varmış da çakım olmuş hem. işte bu sebepten çok sallayamam st. valentine'cigime.
ben bu satırları yazarken muhtemelen birileri büyük bir aşkla çikolataya bandırılmış çileğini sevdiceğine yediriyor. ama biliyorum ki hepsinin hayali birkaç ay sonra o zalim nişan gününde sevgilisinin kravatıyla bir örnek renk abiye kıyafeti giymek olacak. böyle hayal mi olur ki? hayal dediğin şeyin bir gücü olur. sevgiline 14 şubat'ta çakı almak gibi.
ya en kötüsü de şu sanırım ben bu kadar sallarken bu zırvalıklara 1 yıl sonra facebook'umda profil fotoğrafımın düğünde kocamla karşılıklı misket havası oynarken çekilmiş bir an olma olasılığı.  ya da hemen imzayı atınca o duvağı kaldırıp alından öpme hali. hangisi sonum olur bilemedim.
neyse ben şimdi yatayım da yarın erken kalkıp bir altınbaş kremle çözerim bu sorunu. seni seviyorum ve sevgililer günün kutlu olsun krem altınbaş. dünyadaki kremlerin en iyisi.

12 Şubat 2012 Pazar

pesimist-realist-sevcanist ve sadist

  
 Saat gecenin çok geçini çeyrek geçiyor. Takside arka koltukta 3 domates. Önde de 1 tane var. En domates benim, yüzümde her bir makyaj ürünü ‘para verdim ulan ben bunlara’ dermişçesine Anadolu ateşinden bir gösteri sunuyorlar, farlarım adeta halay çekerken kirpiklerim kıvrım kıvrım kıvırıyorlar. Bir rujum var, öyle bir ruj ki taksici gecenin bir yarısı da olsa dikiz aynasından selektör etkisiyle yansıyan parlatıcımın gazabından kendini korumak için güneş gözlüklerini takmış: “nereye gidiyoruz abla?” Abla diyen dilin kopsun, buzlu demirlere yapışsın inşallah düşüncesiyle esimi verip boğazımı temizledikten sonra kalın do’dan cevap veriyorum: “zuhuratbaba, sahilden devam edin siz, Bakırköy’e girince akıl hastanesi yolundan devam edin.” Şoför yaklaşınca o an için bize çok anlamsız ama aslında insanlık için anlamlı o soruyu yöneltti: “Abla hastaneye mi gideceksiniz?” Gecenin bilmem kaçında, 4 genç kız, aşırı makyaj ve gece kıyafeti ile o saatte bir akıl hastanesine mi giderdi bilmiyorum ama eğer bizi orada bıraksaydı ben bugün duraktan telefonla taksi çağırırken adresle birlikte daire numarasını da veren bir salak olmazdım ondan eminim. Neyse. Bu duruma nasıl geldim onu anlatayım bari.

  Hayatımda ilk defa bir erkek tarafından ekilmişim. Bir de öyle bir ekilmişim ki alkol alan Polyanna ile ilk defa karşılaşan arkadaşlarımın uzun süren telkin çabaları bile yeterli gelmemiş beni inandırmaya. Çünkü finish’e çok yakınız. Adamla buluşacağız. Finish’e o kadar yakınız ki o sadece yan barda, hemen uğrayacak ama 4 saat geçiyor ki gelen giden yok. Adeta taksimin gözde barların birinde Sinan Çetin’in Film Gibi programını çekiyorum, gözüm sadece açılan kapıda. Olay belli, adam yan barda döneme imzasını atmış oyu-oyu-oyy müziği eşliğinde etrafında kızlarla çılgınlarca dans ediyor ve halinden memnun. Bizdeyse durum şöyle; masamızda bir realist, bir optimist, bir sevcanist, bir de sadist var(ki masada askerliğini yapmış tek kişi oydu ve en çok ona inanmak zorundaydık).
Realist, gelmeyen kişinin belki başka bir planının çıkmış olabileceğini ileri sürdü. Optimist 4 saattir beklememize rağmen bir 5 dakika daha bekleme taraftarıydı. Sevcanist, yani ben, yan barın uzaylılarca işgal edilmiş olduğunu, muhtemelen kapıları kapattıklarını ve kimsenin dışarı bu yüzden çıkamadığını ileri sürüyorum, balkondan atlarsak uzaylılara çaktırmadan herkesi tek tek kurtarabiliriz ve bu kahramanlığım sayesinde birkaç ay sonra o prens ben prenses, minik Sebastian’larla kameralara yukarıdaki pozu verebilirim düşüncesindeyim. Heh bir de sadist var demiştim ki, adam aramızdaki tek erkek olmanın odunluğuna bürünmüş, at şömineye çıtırdasın yani : “yanda karıları götürüyordur kızım o, bence eve gidin siz geç oldu, ben de yan barda devam ederim hihoha” şeklinde kahkahalar atıyor ki ben bu kahkahaları bir de Tecavüzcü Coşkun’da gördüm. Tek başıma ekilsem neyse, kimseye çaktırmadan duvardan duvardan terk ederim mekanı. Yok eve gitmem, gider yan bara aldığım yeni rujları birer birer yediririm adama. Ya da ne bileyim hafızam elverişli, taksim’in salak kaldırımlarında sırf gece için giydiğim topukluları ayağımdan çıkarıp alnına çakarak bir delik oluşturur, ondan kendime anahtarlık yapabilirim nihayetinde. Hiçbiri ne yazık ki gerçekleşmeden bir karambol olup apar topar biniveriyoruz taksiye, gerisi baştaki hikaye işte.

   Neyse bazı şeyler olmayınca olmuyor bu yazıda her ne kadar anafikir bu olmasa da buymuş gibi yapın. Hayatıma kendi beceriksizliğinden dolayı girememiş bir adam hayatımdan çıktı diye üzülecek değilim. Olay sadece şu; bazı şeyler o kadar güzel olur gibi yapıp olmuyor ki; penaltıda ters köşeye yatan kaleci, evlenme teklif edecekken terk edilen adam, aylardır aradığı kıyafeti bulup bedeninin kalmadığını öğrenen kadın, bayramda para yerine şeker stoğu yapan çocuk ve sahibinin kendisiyle oynaması için kuyruğunu sallerken uyuduğunu fark eden köpek birleşip dertleşsek anca acımız diner.


Not: Şaka şaka, onca şeyden sonra bu kişiler birleşse ağzını burnunu dağıtırlar bence. 

5 Şubat 2012 Pazar

hayat menüsü

Bence elimizin altında hayata dair bir menü bulunmalı. ama belli kısıtlamalar olmalı tabi. Yoksa herkes güzel, herkes zengin, herkes evli/mutlu/çocuklu ne anlamı kalır ki. mesela sevebileceğimiz adamı kendimiz seçiyoruz sonuç olarak. Buna dair bir menü olabilir. Tabii herkesin menüsü ayrı olacak, mesela sen çok da güzel bir insan değilsen, espri anlayışın temel fıkralarından ibaretse seçmiş olduğun şefin tavsiyesi "yakışıklı, 2 dil bilen, yönetici, kıvrak zekaya sahip, 1.85, kumral" seçeneğinin hemen karşısında taze bitti yazmalı. böyle olsa işler benim için cidden daha çekilir hale gelir, en fazla ne elde edebileceğinin bilincinde öyle salak saçma insanlarla vakit öldürmemiş olurum.
Erkekler için de aynı durum söz konusu tabi. mal düşkünü olan belli kısım, iq'su radara takılma endişeli belli bir seviyenin üstüne çıkamayan o topluluk, sebze yatağında levrek fileto sipariş eder gibi zengin adam yatağında Banu sipariş edebilirler gönül rahatlığıyla. Bak valla böyle bir  menümüz olsa elimizde yok satar Sev, üzerine çalışmalıyım bence.
Çünkü ilişki yürütmek en az başlatmak kadar zor. Nedense bana hep öpüşülebilir/sinemaya gidilebilir/yemek yenilebilir günlük gibi geliyor ilişkiler. Tamam bunlar iyi, hoş aktiviteler de ötesi sadece günlük tutmak. "uyandım, dışarıya çıktım, yatıyorum". Aileye hesap verirken bık bık, mevzu sevgili olunca karında kelebekler. Yemedim ben bunu. Yemem de zaten. İlişki yürütmek demişken, ilişki yürütmek benim için arabayı geri geri park etmek gibi. allah'ım sağa çeviriyorum araba sola gidiyor, sola gitsin isterken de sağa dönüyor, bu fizik ilişkisini beynim bir türlü kavrayıp adam akıllı kavrayamadan benzin bitiveriyor, yolda kalıyorum işte. Çok zor çok, birisi bana bir menü versin işte, arabayı da alıp kendi park etsin. Biscolata erkeklerinde gözüm yok billahi, şöyle eli yüzü düzgün, komiklikler yapan, dolaşmayı seven, futbol dediğinde "ben milli takımı tutuyorum" demeyen, ne bileyim bir yere içki içmek için gittiğimizde kokteyl söylemeyen, oyun anlayışı pişti değil de play station olan birileri olsa olur. Ne? Elinizde kalmadı mı? Arkadaşım, kalmadıysa menüye de yazma lütfen.